Girişimci Ruh
Keşfet keşfet nereye kadar ? O kadar bilimsel gözlem yaptım da karnımız mı doydu ? Bir allahın kulu çıktı da aferin kardeşim ne güzel şeyler keşfetmişsin, al bu da yattığın yerden harcadığın emeğinin karşılığı mı dedi ? Kelebek de kaçtı zaten. Sıkıldım hem. Ne varsa girişimcilikte var. Bu amaçla giriştim bugün. Hayırlısı ( Bundan sonra böyle, ortam bunu gerektiriyor, zaten bütün girişimciler de bu ağızla konuşuyor !)
Girişim 1 : Sabun üretiyorum. Alışveriş merkezinin meydanında sabun satan kadına sinir oldum. Bir kalıp kakaolu sabun 10 ytl ! Allahın sabunu. Ufak bir araştırma yaptım biraz zeytinyağı biraz gliserin biraz da kafur ( ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok, öğrenirim ) bu kadar. Gerisi benim o günkü keyfim ve evdeki malzemeyle alakalı olarak günlük değişecek. Bir gün dolaptaki salatalıktan, bir gün oğlanın çikolatasından, bir gün gülsuyundan. Kısmet işte.
Düşündüm de feşmekan bir sabun için hiç de fena bir isim değil. Slogan bile hazır : Artık korkmadan yıkan, en doğal sabun feşmekan!
Girişim 2 : Sabundan kazandığım paranın bir kısmıyla yeni binalarda kullanılan balkon korkuluklarına ( yuvarlak, parlak boru şeklinde hani ) çamaşır askısı yapıyorum. Ben yapmıyorum da, adama tarif ediyorum ( adını bilmiyorum, demir değil. Titanyum ve lityumdan şüpheleniyorum ama alüminyum bile olabilir. Kaynakçı bilir ) , o da gidip kaynakçıda yaptırıp geliyor. Beğenirsem tamam şimdi bunu al, migrosa, carrefoura filan göster diyorum. Fiyat için birşey söyleme, önce ağızlarını ara demeyi de ihmal etmiyorum.
Girişim 3 : Televizyonculuğa el atıyorum. Uzun incelemeler sonunda ekranlardaki büyük eksikliği buldum. Bakıyorum kanallara, şarkı türkü programı var. Gezelim görelim var. Soralım öğrenelim var. Tartışma, kavga, saç baş yolma var. Bebek bakalım, altını pişirmeyelim var. Yemek pişirelim, boncuk işleyelim var. Var oğlu var. Peki ne yok ? Temizlik programı yok ! Biri çıkıp akşama kadar bu işin püf noktalarını anlatmalı. Kim o biri ? Ben değilim tabi ki. Ben fikri sattım, gerisine karışmam. Hadi bir iki de tüyo vereyim format hakkında. Stüdyoya hergün bir değişik bilirkişi konuk edilecek. Seyirci telefonlarla katılıp halıyı yıkarken arap sabunu mu kullanayım, bulaşık deterjanı mı gibi içinden çıkamadığı sorular sorduğunda eveleyip gevelemeden cevap verecek. Artık kimi bulurlar bilemem. Onu da onlar düşünsün. Gereken durumlarda uygulamalı tekrarlar yapılıp yakın çekimlerle tekrar tekrar gösterilsin.
Girişim 4 : Bundan emin değilim. Daha önce bir filmde de görmüş olabilirim, rüyamda da. Ama yine de yazayım, kimsenin değilse benimdir.
Yerçekimsiz bir mekan yaptırıyorum. Zor olduğunu sanmıyorum. Artık zenginim. Sabun, çamaşır askısı, televizyonculuk..Para sorun değil yani. Zaten çok masraflı da olmaz tahminim. Koltuk, sandalye filan gerekmez. Bir bar bir barmen tamamdır. İçeceklerin gerçek olmasına gerek yok, nasılsa uçarken içemeyecekler. Abi bugün böyle bi boşlukta gibi hissediyom kendimi gibi şeyler konuşup gidecekler !
Yorum (58) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kelebek Etkisi
Odanın içinde deli danalar gibi uçuşup duran, kendini bir o duvara bir bu duvara çarpıp ordan aynaya, tavana derken dur durak bilmeyen kelebek, tuhaf şekilde sinirimi bozuyor. Normal şartlarda buna sinir olmam değil, tam tersine "aman tanrım bu nasıl bir güzelliktir, bu ne zerafet, şu kanat çırpıştaki asalate bak" filan şeklinde konuşmam gerekiyor değil mi ? Ama neylersiniz ki şartlar normal değil. Her şeyden önce şu yazıların sahibi normal değil. Dolayısıyla normal şeyler düşünmesi mümkün değil. Ayrıca çok sıcak. Hatta o kadar sıcak ki, hiç bir şey yapmadan bön bön tavana bakıp saatlerce yatasım geliyor.
Ama takdir edersiniz ki bedenle zihin her zaman aynı paralelde çalışmıyor. Kolu kıpırdamak bile istemiyorken aklından milyon çeşit abuk subuk fikir alayı geçit yapabiliyor insanın. ( özellikle söz konusu olan bensem bu paralellik çok nadir gerçekleşiyor ) Neyse, bugünkü fener alayının konusu kelebek. Çaresiz, masum ama çok da güzel olmayan bir kelebek ve gözlem sonuçlarım.
Kelebeklerin göründükleri kadar narin olmadıklarını düşünüyorum. Öyle ya, ben şimdi kalkıp kendimi bir o duvara bir duvara çarpsam, hırsımı alamayıp lambaya saldırsam şimdiye kadar en az iki uzvumu kırmış, üstüne bir de elektriğe çarpılmıştım. ( Keşif 1 : Kelebekler çok dayanıklıdır )
Yattığım yerden zavallı kelebeğin umutsuz intihar girişimini çaresizce seyrederken birden görmüyor olabileceği geliyor aklıma. Daha dikkatli incelemeye başlıyorum. Odanın kapısı açık, pencere de öyle. Çıkmaya çalışıyorsa da asla hedefi bulamıyor. Demek sivrisineklerde olduğu söylenen radarlardan bunlarda yok. Kapana kasılmış gibi bir panik durumu söz konusu ama ortada kapan yok. ( Keşif 2 : Kelebekler ya görmüyor, ya radarları yok, ya varsa da bozulabiliyor, ya da bizim evde baz istasyonu yok. )
Her ıskayla sonuçlanan kanat çırpış sonrası iyice dellenip bir dahaki sefere daha sert çarpıyor duvara. Ölmekten korkmadığı kesin de sakat kalacağım korkusu da yaşamıyor. ( Keşif 3 : Kelebeklerin gözü kara )
Yemeden içmeden iki gündür bu odanın içinde dolanıp durduğuna bakılırsa, bunların da ayılar filan gibi uzun süre aç kalabilmelerini sağlayan ( aynanın önündeki kremleri yiyorsa bilemem, o onun saygısızlığı ! ) yağ dokuları var. Böyle bir odaya girip çıkamadıklarında depodan idare ediyorlar. ( Keşif 3 : Kelebekler aç susuz, çiçeksiz dalsız da gayet güzel yaşayabiliyorlar )
Kelebeklerin ömrü bir gündür diyen bilimadamlarına kötü bir haberim var. Öyle laboratuarım, deney tüplerim, asistanlarım, bu iş için ayrılmış ödeneğim filan olmadan ( olsa demek neler keşfedecektim ) yattığım yerden vardığım sonuç şudur ki bu hayvanlar en az iki gün yaşıyor. ( Keşif 4 : Kelebeklerin ömrü kesin olmayan sonuca göre şimdilik iki gün, bunun en az üç olacağına dair güçlü hislerim var, bakalım ne olacak )
Sinirimi bozuyor demiştim ya. Aslında zavallı kelebeğin kendi kendine yaptığı eziyetle bir alıp veremediğim yok. Kendime kızıyorum. Şu tantananın çeyreğini yapan kelebek değil de sinek olsaydı şimdiye kadar elimi elli kere kana bulamış olacaktım. Buna bozuluyorum. ( Keşif : 5 Adalet hiç bir yerde yok )
Şu kısacık günde yattığım yerden ( En mühim keşif : Demek yattığın yerden de oluyor bu işler, sırtüstü yattım keşfettim, sağa döndüm keşfettim, sola döndüm keşfettim ! ) bilime altı mühim katkıda bulundum. Daha ben ne yapayım.
Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıAynı Filmdeki Gibi "Bir Cinnet Herşeyi Halleder"
Her gece apartmanın önünde patlatılan hava fişeklerden
Her seferinde ilk duyduğumda çatışma çıktı ! sanıp sıçramaktan
Arkasından ötmeye başlayıp sahiplerinin hiç tınlamadığı araba alarmlarından
Her akşam matkapla nereyi delmeye çalıştığını anlamadığım alt komşudan
Her perşembe evine hamam böceği gibi bir sürü kadını toplayıp ne yaptıklarını bilemediğim üstteki kadından
Apartmanın, evimin eksiklerini bir türlü bitiremediği halde, her akşam pişkin bir suratla kapıma gelen mütehaitten ( karşı komşum )
Onun Arabistan doğumlu olduğunu düşündüğüm, arkasında iki kadın elinde bir metre tesbihle gezen, bir türlü kardeşinin zilini öğrenemeyen ağabeyinden
Balkonumu harç benekli, gündüzleri çıkılamaz,oturulamaz, kullanılamaz gereksiz bir çıkıntı haline sokan karşı inşaattan
Islık çalmayı bilmediği halde akşama kadar anlamsız sesler çıkaran inşaat ustasından
Almak istemediğim bir şeyi bana zorla satmak isteyen tezgahtarlardan
Bizi salak yerine koyan politikacılardan
Televizyonda hergün gördüğüm, ne iş yaptığını hiç bilemediğim, bilmek de istemediğim aptal kızlardan
Bırrrr diye ikide bir karşıma çıkıp tepemi attıran reklam yıldızlarından
Ekranın yarısını kapatıp izlediğim şeyi görmemi engelleyen, gördüğümü anlamam diye yazılmış alt yazılardan
Az sonralardan
Dürtmeden söylediğini anlamayacağımı sananlardan
Yıkanmadan kendini sokağa atıp iğrenç kokusunu burnuma dayayanlardan
Eli şeyinde gezenlerden
Aklı belli olmayıp karşısındakinin hergün kendine göre ayar yapmasını bekleyen bencillerden
Herşeye bik bik bik söylenip duranlardan
Sürekli hırlayıp köpükler saçanlardan
Kafasının içindekileri söylemeyip koyduğu tavırla anlamamı bekleyip duranlardan
Beyninde doksandokuz tilki gezdirip hiç birinin kuyruğunu birbirine değdirmeyenlerden
Binbir çeşit sahte kimlikte ortalıkta salınıp duranlardan
Hayatı hep yarış kabul edip asla işim olmadığı halde beni de kendi yarışına sokmak isteyip istek ve azim bırakmayanlardan
Benim rengimi kendi karanlığına sıvamak isteyenlerden
Susmayı söylemeyi bilmeyenlerden
Abartılmış kederlerden
Bıyık altı gülenlerden
Burun bükenlerden....
Uzar gider bu...
En önemlisi
Şu yaşına gelip de bir halt öğrenemeyen boş kafamdan çok sıkıldım !
Yorum (19) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Shrek
Reflekslerini pek kontrol edemeyen biri olarak, benimle sinemaya gitmek hoş sayılmaz. Normal zamanda evde televizyon izlerken bile filmin içinde gibi yaşayarak izlerken, sinemada ışıklar sönük ve tamamen perdeye odaklı olunca kendimi kaybederim iyice. Bu yüzden korku filmine gitmem asla. Zaten biri höt dese korkarım, korkunç rüya gördüm diye günlerce yalnız kalamam evde. Ayrıca korkmak için para vermek mantıklı da gelmiyor pek. Gerçi bunlara rağmen oğlum ve çok sevdiğim bir arkadaşımı kıramadığım için bir kere gitmiştim. Halka filmine. Dakika başı korkunç bir efekt ( ya da bana korkunç gelmişti bilemem.) Bir çığlık atıyorum tüm salon bize bakıyor. Ben bağırınca sağımdan arkadaşım kahkaha atıyor, solumdan oğlan bağırıyor annee diye ( utanıyor benden ! ) Bütün filmi bu şekilde izledik. Yalnız bir sahnede ben çığlığı abartıp sinir krizi şekline getirdim. Hani kız kuyudan çıkıyor, saçlarını sarkıtmış. Üstünde uzun elbise. O yürüyor bana doğru ben bağırıyorum. Salon kırılıyor. Ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama kendime geldiğimde oğlan yanımızda değil, başka yerde oturuyordu. Tanışmıyormuşuz gibi yapmıştı filmin sonuna kadar.
Yıllar once de Titanic’e gitmiştik bir akşam iş yerinden bir sürü arkadaşla. Kısa bir an Victor’ın ( yalan rüzgarı ! ) göründüğü sahnede aaa Victor diye bağırmıştım. Ertesi gün iş yerinde beni gören herkes yüzüme bakıp bakıp gülmüş ve ben o günü hiç hatırlamak istemediğim anlarımın arasına saklamıştım. Yıllarca hiç kaçırmadan izledikten sonra, hiç beklemediğim bir anda pat diye görüverince komşumu görmüş gibi olmuştum ama onlar bunu anlamamıştı hainler.
Korku filmi olmayacak, çok komik olmayacak, ( kahkaha attım diye dönüp bakan insanlara uyuz oluyorum ! ) çok ağlak olmayacak ( ağlarken utanıyorum ) derken, yaşım ilerledikçe sinemaya fazla gitmez oldum. Evde oturur izlerim keyfimce korkar, güler, ağlarım!
Yine de arada bir özlüyorum tabi. Son bir yılda bir çok filmi eşim, oğlum ve ben aynı filmde anlaşamadığımız için kaçırdım ( farklı filmlere girmek istiyoruz, seanslarımız uymuyor, çıkışta kim kimi nerde beklesin diye konuşurken vazgeçiyoruz ) ama bugün nihayet aynı filmde anlaştık.
İlkinde Sivas'taydım. Çocuklar babaannelerinde, eşim şehir dışında görevdeydi. İş çıkışı benim gibi avare bir arkadaşımla yapacak başka şey bulamadığımızdan gitmiştik. Ben güldükçe yanımda oturan 5-6 yaşlarındaki çocuk niye güldüğümü anlamak için yüzüme bakmış, o baktıkça ben daha çok gülmüştüm. Bir kaç ay sonra cd.si çıkınca alıp iş yerinde aynı arkadaşla kaçamak izlemiş yine aynı sahnelere gülmüştük.
İkincisine Van'da gittik. Filmin geldiği ilk gün. Aslında Yüzüklerin Efendisinden tecrübeliydim ilk gün gitmeme konusunda. Sivas'ta yine iş çıkışı koştura koştura gitmiş, başka yer kalmadığı için en ön sıraya dizilmiştik üç şaşkın. Perdenin alt kısmında kafalarımızın gölgesi görünüyordu. Görüş açımız o kadar kısıtlıydı ki birbirimizi uyarıyorduk arka planda kaçırılmayacak sahneler görünce. Ve bunu parmağımızla yapınca hobbitlerin, orkların arasında bir de parmak görüyordu salondakiler. Ertesi gün üçümüzün de boynu tutulmuştu. Her neyse, yine de ilkini çok beğendim diye ikincisine de koşarak gittim iki filmin de. ( Ve 2 tecrübeden sonra anladım ki devam filmleri ilki kadar tat vermiyor )
Bugün serinin üçüncüsüne gittik. Dediğim gibi çok tat vermedi ama yine de şu sıcak günlerde yapacak fazla birşey olmayınca iyi yaptık geldik dedirtti. Hele filmin sonundaki.... yazmayayım en iyisi, gitmek isteyenler sinir olmasın. Ama çok tatlıydılar 
Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İdare-i Maslahat
Vallahi kötü bir niyetim yok. 3 satırlık yazının altı 7-8 yorum olunca utandım biraz. E malum yeni yazı yazacak halde değilim şu aralar. Çiçek böcek resmi filan da olurdu aslında ama şu dr. oetker in kariyer durumu da etkiledi açıkcası. İdare edin.
Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bezgin Bekir
Kolumu kıpırdatmaya üşeniyorum. Yemek yerken yoruluyorum. Nerede yattıysam orada kalıyorum saatlerce. Susuzluktan ölüyorum, oğlanın mutfağa gitmesini kolluyorum su istemek için. Ölmeye bile üşenir derler ya tam o hal.
Ankara'da geçirilen serin birkaç geceden sonra bünyem alışamıyor daha buranın kavurucu sıcağına. Kafam da çalışmıyor. Sanırım nöronlarım eridi. Küresel ısınma bende oldu bünyesel kaynama. Hem üşengeçlik hem debilite durumu, yazmak istediğim kelimeleri toparlayıp mantıklı cümleler haline getirmemi engelliyor. Sanırsam muhteşem ( ! ) yazarlık dönemim sona erdi 
Güzel Günler Göreceğiz
Hadi yine iyisiniz haftanın şarkısı bunu seçtim. Gönlüm elvermedi Suat Sayınla başbaşa bırakmaya sizi. Bu da eskilerden ama olsun. Kayıt da kötü biraz, idare edin artık. Hoşçakalın :)
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıKüçük Bir Moladan
Aynı şairin dediği gibi.
"Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek"
Bir koşturma evin içinde. Temizlik yapıyorum. Sebep ? Ev pis. Değil aslında o kadar. Benimkisi anne mirası. Yarın yola çıkılacak. Olur da kaza filan yaparız, ölürüz, ev pis kalmasın ! Yaw ölmüş gitmişsin arkandan ne pis kadınmış deseler ne fayda. Olmaz, vah yazık nasıl da temiz bırakmış desinler.
Temizlik durumundan bacım sen bu tarafa diyecek huriler. Öte tarafta çabaladın, çırpındın o kadar, dizini parçaladın yer sileceğim diye, gel şimdi yaslan şu ağaca otur, al bu da çayın. Annem de aynı durumdan karşı ağacın dibinde oturup el sallayacak bana. O benden bir üst mertebede, altından koltuk vermişler otursun diye. Sanırım hala hiç giremediğimiz misafir odası için verdiler. Annem şimdi onun kollarına örtü işliyor. Kardeşimi arıyorum sağa sola bakınıp. Yok. O çok pis ya almamışlar onu. Demişti annem ama. Dinleseydi napayım.
Bu ev hanımlığı güzel aslında. Çalışırken aynı güne hem işi, hem kuaförü, hem alışverişi üstüne de evde yapılması gereken her bişeyi yetiştirirken, üstelik bunları hiç bunalmadan, söylenmeden yapıyorken; ev hanımlığına terfi edince saçımı boyatacağım gün alışveriş yapamaz oldum. Aaa salı mı olmaz şekerim o gün çok doluyum, sabah kahvesine gideceğim komşuya!
Telekineziye inanıyorum ben. Bizim evin eşyaları hareket ediyor. " Bu bardak ne arıyor koltuğun altında ?" tık yok. " Kim çitledi bu çekirdeği ?" tık yok. "Gazeteleri kim yaydıysa toplasın yerden!" tık yok. "Niye sepetin içinde değil de yerde bu kirli çamaşırlar ?" .. Demek kendi kendilerine yapıyorlar. Biz yattıktan sonra bi cümbüş bi cümbüş, eşyalar yarışıyor : hadi bakalım kim daha çok dağılacak.
Yazacağım şey bu değildi. Yine her zaman yaptığımı yapıp bambaşka yerlere getirdim mevzuyu. Yarın sabah Ankara'ya gidiyoruz diyecektim aslında. Haftasonu sünnet düğünü yapacak yeğenim oğluna. Yıllar önce arkadaşlarım birer birer evlenirken, anneme verdikleri davetiyelerden haberim olmaz ( nasılsa gidemeyeceğim, boşuna üzülmeyeyim diye iletmezdi ) uzun bir süre sonra gidip de kucağında çocuğu görünce iki şoku aynı anda yaşardım. Hep çok uzak bir yerlerde arkadaşlarla yapılan 5-10 kişilik küçük düğünlere katılıp ( çok buruk geçerdi ), herkesten herşeyden uzak yaşadıktan sonra şimdi sülalenin her düğününe kamber olmak istiyorum. Hiç birini kaçırmayayım diye de birkaç gün önceden gidip yer kapıyorum. Nerde çalgı orda kalgı !
Şimdi kalan işlerimi bitirip valiz hazırlayacağım. Daha ne giyeceğim derdi var ama o başka bir yazıya malzeme olsun. Banyolar beni bekler ov ov diye. Ölmez dönersem pazartesiye görüşürüz. Sevgiyle kalın.
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıM@trix
Yakın bir gelecekte grafoloji diye bir bilim dalı kalmayacağını düşünüyorum. Grafologlar artık karakterine bakacakları bir el yazısı bulamadıklarından işsiz kalıp simit filan satacaklar zannımca. Yeni bir teknik bulurlarsa bilemem. Klavye tuşlarına basma şeklinden karakter okuma bilimi. Çünkü artık kimse eline kalemi alıp yazmıyor birşeyleri. Düşüncelerimizi parmaklarımız ve bir elektronik cihaz aracılığıyla bir başka elektronik araca iletip gönder tuşuna basmamız yetiyor. Sevgili arkadaşım, sayın bilmemne, birtanem, canım kardeşim gibi başlıklar, altına bazıları attığında çok afilli duran imzalar olmadan.
Sanal dünyanın getirdiği sayısız nimetlerden ziyadesiyle faydalanan biri olarak elbet farkındayım bazı kolaylıkların. ( Bak şu anda aklıma geldi, hala tepegöz kullanılıyor mu acaba birşeyler anlatılırken? ) Herşeyden önce uzakları yakınlaştırdı sanal dünya. Artık Amerika'da bulunan yakınımızla hem görüntülü hem sesli uzun uzun sohbet edebiliyoruz. Bir tıkla yıllar önce izini kaybettiğimiz arkadaşımızı bulup, yeniden kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Oturduğumuz yerden hiç kuyruk beklemeden banka, postane, fatura, fax bilumum çetrefilli işimizi halletmek, ödev, tez, haber, kültür, sanat gibi binbir çeşit konuda kaynak bulmak hususunda hiç zorlanmıyoruz. Benim gibi aylak ve de tembel bir kadına bile dünyanın en mühim işini yapıyor ciddiyetiyle hergün bir şeyler yazdırdığına göre, hakkıyla kullanana kimbilir daha neler yaptırıyor sanal alem.
10 yılı aşan sanal geçmişime bakınca bir sürü teknik bilgi, oyun, ıvır zıvırın yanında bir çok da yeni arkadaş görüyorum. Küçük bir kısmı gerçek dostluğa dönmüş, bir kısmı sonradan gereksiz bulunup silinmiş ilişkiler. Evet böyle bir kolaylığı da var, beğenmediğiniz insanları silebiliyorsunuz. Telefon defterinden isim silmeye benzemiyor hiç, can yakmıyor.
Hayatın hiç bir yerinde olmadığımız kadar eşit olduğumuzu düşünüyorum klavyenin karşısında. Mutlak demokrasi. İnanmayan kendini kral ilan etsin, denesin. Her türlü statü, kimlik, mesafe yok edilebilir. Yepyeni bir kimlikle hergün yeniden yeniden başlama imkanı var parmaklarımızın ucunda. Ben bugün göbekli, kel bir adam olarak yazmak isteyebilirim. Yarın ünlü bir manken olarak chat semalarında dolanıp bir kaç abaza genci parmağımda oynatabilirim. Gerçek hayatta bir tavuğa bile kışt diyemezken burda en kabadayı kavgacı olabilirim.
Satır aralarına saklanmış üslubundan, Türkçeyi kullanma biçiminden, seçtiği kelimelerden, imla ve yazım hatalarından gerçek kişiliğinin aslında bambaşka olduğunu düşündüğünüz bloglara rastlıyor musunuz siz de benim gibi ?
Geçen yıl bu zamanlar gazeteleri karıştırırken Hadi Uluengin'in bir yazısına rastlamıştım. "Kırmızı ojeli maskara hanım" dı başlığı. Benim açımdan bakınca başlığın her kelimesi ayrı bir çekicilik taşıyordu. Kırmızı-ojeli-maskara-hanım. Yazar sanal alemde yaşadığı bir macerayı anlatıyordu. Kahramanlardan biri kendisi diğeri de görüntü resmi kısmında kırmızı ojeli güzel bir ayak resmi olan, nick olarak da beni bütün kelimeleriyle meraka sürükleyen o 4 kelimeyi kullanan bir hanım. 4-5 belki daha fazla süren pazar boyunca gülerek takip ettim yazıyı. Merak eden o 4 kelimeyi yazarak bulabilir sanırım yazarın arşivinden. Komik bir hikayeydi. ( Üstteki güzel ayak bana da, kırmızı ojeli maskara hanıma da ait olmayıp bir vakit önce emaile gelmiş, muhtemelen ayakkabı reklamı için çekilmiş öylesine bir resimdir. El izinden başlayıp ayak izine giden bir yazıyı anlatmakta kullanılan dekordur sadece)
Bugün eve gelen yanlış bir telefon neler yazdırdı. Sosyalleşelim derken e-sosyalleştiğimiz şu günlerde neyi özledim biliyor musunuz? İçine bir kuru çiçek konulmuş, bazı kelimeler yanlış yazılıp sonradan üstü çizilmiş, bazen iyisi bulunamayıp bir defter cildinden koparılıp da yazılmış, bir bölümü ıslanıp dağılmış, burnunun direğini sızlatsın diye kokusundan biraz sıkılmış mektupları. Bir de bir ara sık sık oynadığım telefondaki sesten kişiyi tahmin etme oyununu.
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıYolcu ile Arabacı
Eskiyi hatırlatan hemen herşeyi çok seviyorum. Kimileri bunu yaş bunalımına bağlasa da, ben yaşla ilgisinin yanısıra artık çok güzel şeyler üretilmiyor olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Ya da gerçekten ben eskidiğimden yenilerin çoğunu anlamıyor, o yüzden beğenmiyor olabilirim bilmiyorum.
Bir teybimiz vardı. Kocaman iki makarası olan, ahşap gövdeli büyük bir teyp. Şimdi elimizde olsa antika muamelesi göreceğinden eminim ama biz, babam onu verip yeni çıkan katlı müzik setlerinden alınca havalara uçmuştuk.
Abdullah yüce, Bedia Akartürk ve Suat Sayın dinlerdi babam bolca. Bir makara da bizim için doldurtmuştu. Ajda 'nın petrolü kalmış aklımda bir tek içindeki şarkılardan.
Abdullah Yüce ve Suat Sayın'ı hatırlamıyorum ama Bedia Akartürk sık sık çıkardı televizyona. Ve o her çıktığında annem babamı lafa tutmaya çalışır, televizyona bakmasın diye elinden geleni yapardı. Kıskanıyordu zahir.
Suat Sayın son albümünün hazırlıklarını bitirip, klip çekemeden öldü geçtiğimiz kış. Ben yüzünü ilk kez öldükten sonra çıkan albümün kapağında gördüm. Yolcu ile Arabacıyı dinlerken çocukluk günlerime döndüm. Benim gibi eskileri sevdiğini bildiğim dostlarıma da dinletmek istedim.
Resimdeki kişi de şarkıda konuşan adam. Meşhur nayır nolamaz sesi. Abdurrahman Palay.
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı



